Blog

Blog Yazılarımız

Renkli Düşler Balıkesir Anaokulu olarak, çocukların sağlıklı bir şekilde büyüyüp gelişmelerine destek olmak için rehberlik çalışmalarımızla yanlarındayız. Rehberlik hizmetlerimiz, çocukların duygusal, sosyal, bilişsel ve fiziksel gelişimlerini desteklemek amacıyla tasarlanmıştır.

 

ÇOCUĞUMUN ÖZGÜVENİNİ FARKINDA OLMADAN  ZEDELER MİYİM?

Çocuklarda özgüven gelişimini sabote eden hatalar — farkında olmadan neler yapıyoruz?

Özgüven, bir çocuğun hayat boyu taşıdığı en kıymetli duygusal donanımlardan biridir. Ancak çoğu zaman farkında bile olmadan, iyi niyetle yaptığımız bazı davranışlar çocukların özgüvenini zedeleyebilir. “Ben çocuğum için en iyisini istiyorum” derken, aslında ona en çok zarar veren tutumların içinde bulabiliriz kendimizi.

Bu yazıda, özgüveni desteklemek yerine zedeleyen yaygın ebeveyn davranışlarını ters bir bakış açısıyla ele alıyoruz. Belki de “Ben böyle yapıyor muyum?” diye düşünmenize vesile olacak bir rehber…


  1. Onun yerine her şeyi yapayım ki hiç zorlanmasın!

Kıyafetini ben seçeyim, ayakkabısını ben bağlayayım, oyuncağını ben toplayayım…

Çünkü minik elleri yorulmasın, değil mi?

Oysa çocuk, “başarabildiği” her küçük adımda özgüven inşa eder. Biz onun yerine ne kadar çok şey üstlenirsek, “Ben yapamam” inancını o kadar pekiştiririz.

2. Eleştiriyi bol tutayım, övgüyü kısmaya gerek yok!

“Daha dikkatli ol.”

“Yanlış yaptın, böyle olmaz.”

“Niye kardeşin gibi yapmıyorsun?”

Sürekli kusur odaklı bir dil, çocuğun kendini değerli hissetmesini engeller. Bir süre sonra, “Nasıl olsa yanlış yapacağım” diye denemekten bile vazgeçebilir.

3. Kıyaslamak motivasyon sağlar, değil mi?

“Bak, arkadaşın ne güzel resim yapmış.”

“Komşunun çocuğu okumayı bile öğrendi!”

Kıyaslandığında çocuk rakipleriyle değil, kendi değeriyle savaşır. Kendini yetersiz hissetmesi kaçınılmaz olur.

4. Hatalarını büyüteyim ki bir daha yapmasın!

Çocuk hata yapınca hemen eleştirmek, kızmak, utandırmak… Belki o an davranış durur ama uzun vadede çocuğun zihninde şu cümle yer eder:

“Ben hata yapan biriyim. Demek ki yeterince iyi değilim.”

Oysa hata, öğrenmenin doğal bir parçasıdır.

5. Onu sürekli gözetimde tutayım, riske girmesin!

“Oraya çıkma, düşersin.”

“Koşma, terlersin.”

“Bunu yapma, kırarsın.”

Sınır koymak elbette önemli, fakat aşırı kontrol edilen çocuk kendi hızında deneyim kazanamaz. Risk almaktan korkar, yeni bir şeye adım atarken sürekli onay bekler.

6. Duygularını görmezden geleyim, hemen geçer zaten!

“Ağlama, bir şey yok.”

“Bunda üzülecek ne var?”

“Korkacak ne var ki?”

Duygularını değersizleştirilen çocuk, zamanla kendi hislerine güvenmemeyi öğrenir. Kendini ifade etmekten çekinir ve “Benim hissettiğim doğru değil” diye düşünür.

7. Her başarısını mükemmeliyet çıtasından değerlendireyim!

Bir çizim yapar → “Daha iyisini yapabilirsin.”

Bir oyun kurar → “Ama bak bu eksik olmuş.”

Sürekli mükemmeli aramak, çocuğu başarıya değil kaygıya yönlendirir. Kendini hiçbir zaman “yeterli” hissedemez.

Peki ne yapmalı?

 

Özgüveni beslemek için:

  • Onun yerine yapmak yerine fırsat tanıyın.
  • Küçük başarılarını bile takdir edin.
  • Kıyaslamayı bırakıp kendi gelişim yolculuğunu takip edin.
  • Duygularını görün, dinleyin, kabul edin.
  • Hataları bir öğrenme fırsatı olarak sunun.

Her çocuk kendine ait bir ışık taşır. Biz yetişkinlerin görevi, o ışığı söndürmek değil, parlamasına alan açmaktır…🩵

 

Ekran Süresi Ne Kadar Olmalı? Dijital Dünyada Çocuk Olmak

Günümüz çocukları, dijital dünyanın içinde büyüyor. Tabletler, telefonlar, televizyonlar ve akıllı saatler artık hayatın doğal bir parçası. Özellikle okul öncesi dönemde birçok çocuk renkli videolar, oyunlar ve çizgi filmlerle vakit geçirmeyi çok seviyor.

Ancak uzmanlar, ekran kullanımının dengeli olmaması durumunda çocukların hem duygusal hem de bilişsel gelişiminin olumsuz etkilenebileceğine dikkat çekiyor.

Peki ekran süresi ne kadar olmalı? Ve asıl önemlisi, dijital dünyayı tamamen yasaklamak yerine nasıl sağlıklı bir denge kurulabilir?

Ekran Süresi Neden Önemli Bir Konu?

Çocuklar hızlı öğrenen, meraklı ve gözlem gücü yüksek bireylerdir. Onlar için her şey bir öğrenme fırsatıdır. Buna dijital içerikler de dâhildir.

Ancak uzun süreli ekran maruziyeti, çocuklarda şu sorunlara yol açabilir:

  • Dikkat süresinin azalması
  • Dil gelişiminde gecikme
  • Uyku problemleri
  • Sosyal etkileşimde azalma
  • Duygusal regülasyon zorlukları

Çünkü ekranlar, çocuklara sürekli ve hızlı uyarıcılar sunar. Bu da gerçek yaşamın daha “yavaş” gelen uyarılarına sabırla tepki vermelerini zorlaştırabilir.

Uzmanlara Göre Ekran Süresi Ne Kadar Olmalı?

Dünya Sağlık Örgütü (WHO) ve Amerikan Pediatri Akademisi (AAP) bu konuda net öneriler sunuyor:

  • 2 yaş altı çocuklar: Ekran süresi önerilmez. (Sadece görüntülü aile görüşmeleri istisna olabilir.)
  • 2–5 yaş arası çocuklar: Günlük toplam ekran süresi 1 saati geçmemelidir.
  • 6 yaş ve üzeri çocuklar: Ekran süresi çocuğun uyku, oyun ve sosyal etkileşimini engellemeyecek şekilde sınırlanmalıdır.

Bu sürelerin amacı ekranı tamamen yasaklamak değil, kaliteli içerik ve kontrollü kullanım alışkanlığı kazandırmaktır.

Ekran Süresi Nasıl Sağlıklı Hale Getirilir?

  1. Birlikte izleyin:

    Çocuğunuzun ekran başında geçirdiği zamanı paylaşın. Beraber izlediğiniz videolar üzerine konuşun, “Bu karakter ne yaptı?”, “Sen olsan nasıl davranırdın?” gibi sorularla etkileşimi artırın.
  2. Kaliteli içerik seçin:

    Eğitici, yaşına uygun ve şiddet içermeyen içerikler tercih edin. Renkli Düşler Anaokulu olarak önerimiz, öğrenmeyi destekleyen kısa videolar ve masal temalı çizgi filmlerdir.
  3. Ekran öncesi ve sonrası geçiş süresi tanıyın:

    Ekran kapandıktan hemen sonra yeni bir etkinlik başlatmak yerine kısa bir “geçiş zamanı” tanımak çocuğun duygusal dengesini korur.
  4. Günlük rutin oluşturun:

    Ekran saatini belirli bir zaman dilimine yerleştirin. Örneğin, akşam yemeğinden sonra 30 dakika gibi. Rutinler, çocuklara sınır bilinci kazandırır.
  5. Alternatif sunun:

    Oyun, kitap okuma, resim yapma, bahçede vakit geçirme gibi seçeneklerle ekran yerine başka etkinlikler önermek, çocuğun ilgisini çeşitlendirir.

Ekran Yasaklamak Çözüm mü?

Birçok ebeveyn “Tamamen yasaklasam mı?” diye düşünebiliyor. Ancak tamamen yasaklamak, merakı ve gizli kullanım isteğini artırabilir.

Önemli olan yasak değil, rehberliktir.

Çocuğun dijital dünyayı tanıması ama sınırlarını da bilmesi gerekir. Ebeveyn olarak siz rehber olduğunuzda, ekran bir “kaçış alanı” olmaktan çıkar, “öğrenme aracı” haline gelir.

 

Unutmayın: Model Sizsiniz

Çocuklar söylenenden çok, gördüklerini öğrenirler. Siz sık sık telefona bakıyor, yemek yerken ekranla ilgileniyorsanız, o da aynısını yapacaktır.

Evde “ekransız zamanlar” oluşturmak, birlikte sohbet etmek, kitap okumak ya da masa oyunu oynamak hem bağınızı güçlendirir hem de ekran dengesini sağlar.

Sonuç Olarak…

Dijital dünya hayatımızın bir gerçeği. Onu tamamen reddetmek yerine çocuklarımızın bu dünyayı bilinçli, sınırlı ve güvenli bir şekilde deneyimlemesini sağlamak çok daha faydalı.

Ekran süresiyle ilgili denge kurmak, yalnızca süreyle değil, kaliteyle ilgilidir.

Küçük adımlarla başlayın, sınırlar koyun ve en önemlisi; çocuğunuzla birlikte öğrenin.🩵

ANAOKULUNDA P4C (Philosophy for Children)

P4C (Philosophy for Children), yani “Çocuklar için Felsefe”, çocukların düşünme, sorgulama ve eleştirel bakış açısı geliştirmelerini hedefleyen çağdaş bir eğitim yaklaşımıdır. Dünyada yaygın olarak kullanılan bu yöntem, ülkemizde de yenilikçi eğitim sistemlerine açık anaokulları tarafından uygulanmaya başlanmıştır. Özellikle okul öncesi dönemde, çocukların sahip oldukları güçlü soru sorma zekâsı ve doğal merak duygusu, P4C ile desteklendiğinde potansiyellerinin ortaya çıkmasına önemli katkılar sağlamaktadır.

P4C’nin Amacı ve Temel İlkeleri

P4C’nin amacı hiçbir zaman çocuklara felsefe tarihi, filozoflar veya felsefi akımlar hakkında bilgi aktarmak olmamıştır. Asıl amaç, çocuklara düşünmeyi öğretmek, soru sormayı ve sorgulamayı alışkanlık haline getirmektir. Bu bağlamda P4C’nin temel ilkeleri şunlardır:

  • Çocukların düşüncelerine değer vermek,
  • Soru sormayı teşvik etmek,
  • Eleştirel, yaratıcı, işbirlikçi ve özenli düşünmeyi geliştirmek.

Bu ilkeler çerçevesinde, çocuklar bir hikâye, resim ya da kısa film üzerinden tartışma ortamına katılır; kendi fikirlerini özgürce ifade eder, başkalarının görüşlerini dinler, itiraz eder ya da işbirliği içinde aynı görüşü geliştirir.

 

P4C’nin Kuramsal Temelleri

P4C eğitim yaklaşımı, Amerikalı filozof Matthew Lipman tarafından geliştirilmiştir. Lipman, çocukların doğasında var olan merak ve keşfetme isteğinin felsefi düşünme ile birleştiğinde, onları gelecekte daha esnek ve etkin düşünebilen bireyler haline getireceğini savunmuştur.

Lipman’ın ardından Thomas E. Jackson da P4C uygulamalarını desteklemiş, felsefe eğitiminin anaokulunda başlaması ve düzenli bir ders olarak eğitim müfredatına dahil edilmesi gerektiğini vurgulamıştır. Jackson’un çalışmaları sonucunda P4C’nin çocuklarda üç ana yeti grubunu geliştirdiği ortaya konulmuştur:

 

  1. Kişilik Geliştiren Yetiler
  • Kendine güven duygusu,
  • Nedenlere dayandırılabilen düşünceler oluşturma,
  • Kendi kendini eleştirebilme,
  • Görüşlerini savunabilme ve gerektiğinde “hayır” diyebilme.
  1. Sosyal Yetiler
  • Tartışmaya katılma ve hazır bulunuşluk,
  • Farklı görüşleri kabullenme,
  • Demokratik anlayışı benimseme,
  • Çatışmayı zenginlik olarak görme,
  • İşbirliği ve iletişim becerilerinin gelişmesi.
  1. Mantıksal Yetiler
  • Delil sunabilme,
  • Eleştirel ve mantıklı düşünme,
  • Değerlendirme ve yargılama becerisini geliştirme.

P4C’de Kolaylaştırıcının Rolü

P4C uygulamalarında öğretmen ya da psikolog, bilgi aktaran kişi değil, süreci yöneten “kolaylaştırıcı” rolündedir. Kolaylaştırıcının görevleri:

  • Yargılamadan dinlemek,
  • Çocukların kendi cevaplarını bulmasına rehberlik etmek,
  • Katılımı dengeli biçimde sağlamak,
  • Tüm öğrencilerin düşüncelerini ifade etmesine fırsat tanımaktır.

P4C ve Duygular

P4C, yalnızca düşünme becerilerini geliştirmekle kalmaz, aynı zamanda çocukların duygusal farkındalıklarını da destekler. Bu noktada temel duyguların (mutluluk, üzüntü, öfke, korku, şaşkınlık, tiksinti) tanınması, çocukların gelişim dönemine uygun olarak duygularını anlama ve ifade etme becerilerini artırır. Hikâyeler, resim kartları, drama etkinlikleri, duygu çarkı gibi araçlar, çocukların duyguları keşfetmelerine ve tartışmalar aracılığıyla ifade etmelerine yardımcı olur.

Sonuç

Anaokullarında P4C uygulamalarının yaygınlaştırılması, çocukların hem bilişsel hem de duygusal gelişimlerine önemli katkılar sağlamaktadır. “Ağaç yaşken eğilir” anlayışıyla, çocuklara küçük yaşta düşünme, sorgulama, soru sorma ve duygularını ifade etme fırsatları sunmak, onların gelecekte özgüvenli, yaratıcı, eleştirel düşünebilen ve empati sahibi bireyler olmalarına zemin hazırlamaktadır.

 

“Bütün çocuklar filozoftur ama çok azı öyle kalır.” – Brigitte Labbe, Çıtır Çıtır Felsefe’nin yazarı.

 

Değerli Velilerim için,

Ne zaman kendimizle ilgileniriz?

Nasıl ilgileniriz?

Neden ilgileniriz?

İnsan olmanın temel zorunlu olan koşullarından biridir şüphesiz varoluşumuza bir anlam bulma çabası içinde olmak. Bunun için de kapılardan geçeriz. Bazen sadece eşikte kalırız, bazen kapılar üzerimize kapanır, bazen zorlarız ama bir türlü açamayız, bazen sadece bir kapının önünde bekler dururuz… insanlığın bu halleri bizlerin her an bir arayışın içinde olduğumuzu bize anlatır, masallarla, öykülerle, şiirlerle, resimlerle, filmlerle… ama hep bir öteki vardır yanımızda, ona doğru bir yönelim vardır, yalnızlığımızda bir öteki vardır. Birlikte yürüyebilmeyi başarabilirsek, hakikatin bize kendini açacağını umut ederiz. Felsefe aydınlık duruşuyla bize bu umudu gösterir. Yaşamı kocaman bir evetle kucaklayıp bazen kenarında, bazen tam içinde karşılarız. Karşılamalıyız da. İnsanın kendine verilmiş bir armağanıdır bu kocaman hayat, evren… Çözümlememize, anlamamıza, anlamlandırmamıza ise yardımcı olan en kuvvetli dosttur, felsefe. Bu dosta sıkıca sarılmalı, onunla birlikte adım adım ilerlemeliyiz. Yanımızda, yöremizde hep felsefeyi kendine dost tutmuş olanların gözbebeğine bakmalıyız; Sokratesin dediği gibi ‘Elbette farkına varmışsındır: Birinin gözüne bakan kimsenin yüzü, tam karşısındakinin gözünde aynada olduğu gibi gözükür. Bu parçaya gözbebeği diyoruz, çünkü onun içine bakanın imgesi orada gözükür. Demek bir göze bakan başka bir göz, o gözün en iyi parçasına, yani gören parçasına bakarsa kendini görebilir. O halde göz, kendini görmek isterse, bir göze, bu gözde de gözün erdemi, yani görme erdemi olan yere bakmalıdır.’Şu halde dostlar, kendini kendinde ararken, tanırken, bilmeye çalışırken kimin gözlerinin içine bakacağına dikkat etmelisin. Çünkü orası seni dipsiz bir kuyuya da götürebilir, mağarandan çıkarabilir de….

Serap Suvaroğlu, Felsefe Öğretmeni

Okul Öncesi ve Orta Çocukluk Döneminde Cinsel Eğitim

 

Küçük çocuklar ile cinsellik hakkında konuşmayı başlatmak ya da sordukları ile aslında neyi öğrenmek istediğini anlamak için ilk yapılması gereken bu konuda onun ne bildiğini öğrenmektir. Ardından, çocuğun önceden bildikleri ya da öğrendikleri arasında hatalı/yanlış bölümleri, doğruları ile değiştirmek hedeflenmelidir. Bu sohbetler, ailevi ve kültürel değer yargılarını paylaşmak için bir fırsata dönüştürülmelidir. Doğumdan itibaren ön ergenlik olarak kabul edilebilecek 9-11 yaş aralığına kadar olan evrede çocuklara öncelikli olarak cinsiyetini tanıtma, ardından beden bölgelerini adlandırma ve mahremiyete ilişkin bilgilendirmede bulunma hedeflenir. Okul öncesi çocuklarda cinsel istismardan korunma eğitimi, cinsel eğitimin ayrılmaz bir parçasıdır. Ayrıca bu yaş grubundaki çocuklara basamaklı olarak üreme ve doğum hakkında da bilgilendirme yapılmalıdır (Alberta Health Services 2009, Bayrak ve diğ., 2011; Bilginer, 2018). Her sağlıklı çocuğun biyolojik olarak sahip olduğu bir cinsiyeti mevcuttur. Yaşamın ilk yıllarında çocuklar için her konuda birincil eğiticiler anne babalar veya bakım verenlerdir. Çocuk iki yaşına ulaştığında bez değiştirme, banyo yaptırma ve üst değiştirme gibi fırsatları kullanarak beden bölgelerini tanıtmak gereklidir. Bu sırada doğru anatomik isimleri kullanmak hem çocuğun bu kelimeleri öğrenmesine hem de bu kelimeleri kullanmasına yardımcı olacaktır. Ancak çocuklara, cinsel bölgelerin anatomik isimlerini öğretme ile ilgili tartışmalar vardır. Buna rağmen doğru terminoloji kullanımı, çocukların kendilerine yönelik cinsel istismar eylemini yetişkinlere veya ebeveynlerine bildirmek adına en iyi yardımcı araç gibi görünmektedir (Bobier ve Martin, 2016). Ülkemizde ebeveynlerin büyük oranda çocuklarına cinsel bilgi vermeden önce kendilerine soru sorulmasını beklediği gösterilmiştir (Kürtüncü ve diğ., 2015; Göçgeldi ve diğ., 2007). Oysa çalışmalar, ebeveynlerin insan anatomisi ile ilgili bilgi vermeyi okul öncesi dönemde başlatması gerektiğini, 2 yaş ve sonrasındaki çocuğun bu konuda soru sormasını beklemeden bilgilendirmelere geçilmesi gerektiğini göstermektedir (Cappello, 2001). Cinsel merakın giderek arttığı, “Bu ne?” ya da “Neden?” şeklindeki soruların sıklaştığı 2-3 yaş arasındaki çocuklarda kendi bedenleri ve diğer çocukların bedenlerini keşfe yönelik davranışlar gözlenebilir. Çocuğun kendi cinsiyetini tanımaya yönelik davranışları bazen cinsel organını inceleme, gösterme ve dokunma gibi davranışlara dönüşebilir. Bu tür durumlarda çocuğa karşı ağır cezalar uygulamak ya da korkutucu olmak yerine mevcut durumu bir fırsata çevirmek ve çocuğun seviyesine göre konuşmak uygun olacaktır. Bu yaşlarda beden bölgelerini tanıtırken her bölgenin farklı bir ismi ve işlevi olduğu yönünde bir açıklamada bulunmak, hem çocuğun farklılıkları ayırt edebilmesine hem de kolay kavraya bilmesine yardımcı olacaktır. Çocuk, 4-5 yaşına ulaştığında artık bebeklerin nereden geldiği ile ilgili sorular yöneltmeye başlar. Eğer 5 yaşındaki bir çocuk bu yönde bir soru dile getirmiyorsa anne baba veya bakım verenlerin konuyu gündeme getirmesi beklenir. Böylece çocuğun yanlış bilgi edinmesi engellenmiş olur. Konuyu açmayan çocuklar için doğru anı yakalamak ve konuyu açmak hem çocuğun ilgisini çekebilmek hem de dikkatini sürdürebilmek için fırsat oluşturur. Örneğin televizyon programında hamilelik ve doğum ile ilgili bir konu tartışılırken çocuğa yöneltilen “Hamilelik hakkında konuşuluyor, bu konuda neler biliyorsun?” şekilde bir soru, konuyu açmak için uygun bir başlangıç olabilir. Benzer şekilde çocuk hamile bir kadın gördüğünde, “Burada bebek var, bebeğin oraya nasıl girdiğini biliyor musun?” sorusu ya da uygun bir anda örneğin kitap okurken metin içinde geçen “… doğmuş.” gibi bir cümlenin ardından “Senin nasıl doğduğunu, nereden geldiğini hiç merak ettin mi?” şeklinde sorular konuyu başlatmak için uygun olabilir. Bunun yanında çocuk ile hamilelik ve doğum ile ilgili yaşa uygun kitaplar okumak, ebeveyne kolaylık sağlayan uygun bir yöntem olabilir. Bu yaştaki çocuklar; bebeklerin, annelerinin uterusunda büyüdüğünü ve bebeğin oluşması için anne ve babadan gelen küçük parçaların birleşmesi gerektiğini anlayabilir. Bu aşamada “Babanın, minik bir tohuma benzeyen spermi ile annenin, minik bir yumurtaya benzeyen ovumu birleştikten sonra bebek, annenin uterusunda onun için özel olarak hazırlanmış, su dolu bir yatakta büyümeye başlar.” cümlesi uygun ve yeterli bir açıklama olabilir. Bu yapıları çocuk için görsel hâle getirmek ya da çocuklar için hazırlanmış kitaplar ve benzeri görsel materyaller kullanmak sohbet sırasında yardımcı olacaktır. Öte yandan çocuğun, anlatılanlardan ne anladığını öğrenebilmek, yanlış anlaşılmaların ve olası fantastik senaryoların önüne geçmek adına “Şimdi neler düşünüyorsun?” şeklinde bir soru yerinde olacaktır. Eğer çocuk, “Ben nereden geldim?” şeklinde bir soru ile cinsel sohbeti kendisi açıyorsa öncelikli olarak ne sormak istediğini ya da neyi öğrenmek istediğini net bir biçimde anlamak gerekir. Bu amaçla “Sen neler düşünüyorsun?” şeklinde yansıtıcı bir cümle uygun bir soru olacaktır. Çocuğun yaşına göre “Bebekler annelerinin karnında uterus adı verilen özel bir yerde büyürler, sen de annenin uterusunda büyüdün.” gibi basit bir açıklama yeterli olabilir. Eğer çocuk, “Bebekler oradan nasıl çıkar ya da bebek nereden çıkacak?” gibi bir soru yöneltirse “Bebekler yeterince büyüyüp uterustaki büyümelerini tamamladıklarında vajina adı verilen bir kanaldan geçerek dünyaya gelir?” şeklinde bir açıklama uygun olacaktır. Bu aşamada, ebeveynlerin önceden izlediği ve çocuğun anlamasını kolaylaştırabilecek hayvan belgeselleri de yardımcı materyaller olarak kullanılabilir.

 

Çocuğun yaşı ilerledikçe cinsel içerikli soruların niteliği de “Bebek uterusa nasıl girdi?” şeklinde değişecektir. Bu durumda önce çocuğa ne düşündüğü ile ilgili bir soru sormak, ne bildiğini öğrenmek en uygun yoldur. Böylece çocuğun hatalı öğrenmiş olabileceği bilgileri ya da kendi senaryolarına ilişkin bilgileri kendi ağzından öğrenmek ve doğruları ile düzeltmek mümkün olacaktır. Ardından ebeveynin konuşurken kendini rahat hissettiği, mümkün olan en fazla bilgiyi çocuğu ile paylaşması beklenir. Eğer bebek oluşumu ve uterusta geçirdiği büyüme süreci ya da doğum hakkında daha önceden bilgi verilmişse, ufak bir hatırlatma ile konuya başlanabilir. Çocuğun cinsel birlikteliği öğrenmeye ilişkin sorularını “Büyüdüğün zaman konuşuruz.” ya da “Zamanı gelince öğrenirsin.” gibi ötelemek yerine o anda mümkün olan en basit hâli ile yanıtlamak en doğru yaklaşımdır. Bu aşamada ailevi değer yargılarına da yer verilebilir. Örneğin “Bir bebeğin oluşması için erkekteki sperm ile kadındaki ovumun gerektiğini konuşmuştuk. Bunun olması için erkeğin penisinin, kadının vajinasının içinde olması gerekir.” gibi basit bir açıklama yapılabilir. Daha sonra bu birlikteliğin yetişkinler arasındaki özel bir ilişki olduğuna vurgu yapılmalıdır. Bu yaş grubunda çocukları cinsel istismardan korunmaya yönelik olarak özellikle iyi/kötü dokunma ya da kabul edilebilir/kabul edilemez dokunmanın birbirinden ayırt edilebilmesini öğretmek, çocuğun kendisinin ve başkasının beden sınırlarını bilmesi için eğitimler vermek uygundur. Ayrıca çocuğa istemediği dokunmalara karşı “Hayır!” diyebilme becerisi kazandırılmalıdır. Cinsel istismardan korunmaya yönelik diğer önemli bilgilendirmeler ise çocuğun bazı özel durumlarda özellikle anne ve babasından sır saklamaması gerektiği, istemediği bir dokunma gerçekleştiğinde bunu söyleyerek yardım istemesi gerektiğidir. Son olarak çocuğun kendini istenmeyen dokunmaların şüphelisi olmaktan koruması ve kendi beden sınırlarını ihlal eden herhangi bir davranış ile ilgili olarak bunun onun suçu olmadığı yönünde bilgilendirilmesi oldukça önemlidir (Ceylan ve Çetin, 2015; PCAR ve NSVRC, 2011).

Ayrılık Kaygısı: Okul Öncesi Dönemde Neden Görülür ve Nasıl Desteklenir?

Okul öncesi dönem, çocukların dünyayı keşfetmeye başladıkları; güven, bağlılık ve bağımsızlık arasında denge kurmayı öğrendikleri çok özel bir süreçtir. Bu dönemde birçok çocuk, bakım vereninden ayrılırken zorlanabilir. Sabah okula bırakılırken ağlaması, ebeveynine sıkıca sarılması, ayrılmak istememesi ya da “Sen gidersen ne olacak?” gibi kaygılı sorular sorması aslında düşündüğümüzden daha yaygındır. Ayrılık kaygısı, çocuğun anne-baba ile kurduğu güvenli bağın bir yansıması olup, gelişimsel olarak doğal kabul edilen bir durumdur. Bununla birlikte, bazı çocuklarda bu süreç daha yoğun yaşanabilir ve hem aile hem de çocuk için zorlayıcı olabilir.

Ayrılık kaygısı çoğu zaman “okula alışamama” olarak görülse de aslında çocuğun yeni bir ortama, yeni bir düzen ve yeni insanlara uyum sağlama sürecidir. Çocuk için ev, güvenin ve rutinlerin temsilidir; okul ise keşfedilmeyi bekleyen, belirsizliği içinde barındıran büyük bir dünya gibidir. Bu nedenle ayrılık anları, çocuğun içsel olarak “Güvende miyim?” sorusuna yanıt aradığı dakikalardır. Bu yazıda ayrılık kaygısının neden ortaya çıktığını, hangi belirtilerle gözlendiğini ve ailelerin bu süreçte çocuklarını nasıl destekleyebileceğini ele alacağız.

Ayrılık Kaygısı Nedir?

Ayrılık kaygısı, çocuğun güvenli bağlanma figüründen (genellikle anne-baba) ayrılmakta zorlanması ve bu ayrılığı tehdit olarak algılamasıdır. 8 ay – 3 yaş arasında doğal olarak zirve yapar, fakat okul başlangıcında yeniden yükselebilir. Bu kaygı çocuğun gelişiminin sağlıklı bir parçası olmakla birlikte, yoğun yaşandığında destek gerektirebilir.

Ayrılık Kaygısının Nedenleri

          •          Güvensiz veya kaygılı bağlanma örüntüleri

           •          Yeni bir ortam (okul, öğretmen, oyun grubu)

          •          Rutin değişiklikleri

           •          Ev içi stres faktörleri (kardeş doğumu, taşınma, bakım veren değişikliği)

            •          Aşırı koruyucu ebeveyn tutumu

            •          Çocuğun mizacı (çekingen, hassas, uyum sağlamakta zorlanan yapı)

Ayrılık Kaygısının Belirtileri

            •          Okula giderken ağlama, tutunma, gitmeyi reddetme

            •          Karın ağrısı, mide bulantısı gibi fiziksel şikayetler

            •          Gün İçinde ebeveynini sık sık sorma veya düşünme

            •          Okulda İçe kapanma ya da etkinliklere katılmakta güçlük

            •          Yalnız kalmaktan korkma

            •          Uykuya dalmada zorluk veya gece korkuları

Okulda Ayrılık Kaygısı Nasıl Desteklenir?

1. Kademeli Alıştırma

Çocuğun ayrılığa küçük adımlarla alışması sağlanabilir. İlk günlerde kısa sürelerle başlamak, sonraki günlerde süreyi artırmak daha sağlıklı bir uyum süreci oluşturur.

 

2. Güven Nesnesi

Evden getirdiği küçük bir oyuncak, fotoğraf veya anne kokulu bir eşya, çocuğa güven duygusunu taşır ve rahatlatır.

 

3. Tutarlı Ayrılma Rutinleri

Vedalaşma kısa, net ve sevgi dolu olmalıdır.

“Okulda güzel vakit geçireceksin, çıkışta seni alacağım.”

 

4. Öğretmen-Çocuk İlişkisini Güçlendirme

Sakin, güven veren bir öğretmen tutumu çocuğun sinir sistemini regüle eder ve ayrılık kaygısını azaltır.

 

5. Oyunla Duygu Düzenleme

            •          Duygu kartları

            •          Kukla oyunları

            •          Ayrılık temalı hikâye canlandırmaları

            •          “Anne-baba işe gidiyor” draması

 

6. Aile-Okul İş Birliği

Evde ve okulda aynı dilin kullanılması süreci hızlandırır. Çocuğun gün içinde nasıl olduğu aileye düzenli olarak iletilmelidir.

 

Ailelere Öneriler

            •          Çocuğun duygusunu kabul edin:

“Ayrılmak zor gelebilir, seni anlıyorum.”

            •          Gün içinde çocuğa kaliteli zaman ayırın.

            •          Evde küçük ayrılık oyunları oynayın (saklambaç, kısa süreli odadan ayrılma).

            •          Okul hakkında abartılı vaatler vermeyin.

            •          Süreci diğer çocuklarla kıyaslamayın.

 

Ne Zaman Uzman Desteği Alınmalı?

            •          Kaygı 4–6 haftadan uzun sürüyorsa

            •          Çocuk okula gitmeyi tamamen reddediyorsa

            •          Günlük işlevsellikte ciddi bozulma varsa

            •          Yoğun fiziksel şikayetler görülüyorsa

            •          Evde büyük öfke nöbetleri ve regülasyon sorunları yaşanıyorsa

 

Bir çocuk psikoloğundan profesyonel destek almak faydalı olabilir.